| Welcome - Καλωσόρισμα - Hoş Geldiniz - оказать прием - willkommen - Bienvenue |
| visit your favorites: | Ebay | Facebook | Google | Hi5 | Mapquest | Msn | My Space | Twitter | Wikipedia | Yahoo | Youtube | |

| ©2011 Efxinos Pontos - Έυξεινος Πόντος - ©1999-2011 Lefter. All Rights Reserved. |
| Find us at: Θα μας βρειτε στο: |
Ayşe Hür Source: Taraf İsveç Parlamentosu, 11 Mart 2010 tarihli oturumda 130’a 131 oyla, 1915’te Ermenilerin, Asurilerin, Keldanilerin, Süryanilerin ve Pontusluların soykırıma uğradığına dair bir kararı kabul etti. Tarihin, üçüncü tarafların parlamentolarında ele alınması hakkındaki düşüncelerimi bir başka yazıya bırakarak, bu hafta önergede adı geçen halklardan sayısal ve siyasi açıdan en önemlisi olan Pontuslulara değineceğim. Mustafa Kemal’in 1927’de Nutuk’ta anlattıklarından başlayarak günümüze kadar gelen Türk resmî tezi esas olarak 1922’de Matbuat ve İstihbarat Matbaası tarafından basılmış Pontus Meselesi adlı propaganda kitabındaki tezlerin tekrarlanmasından ibarettir. Ben resmî tezin söylemediklerini anlatmaya çalışacağım. Elbette, gerçeğin bütünüyle ortaya çıkarılması için, daha çok araştırma yapmamız lazım. Kaynaklarda ‘Pontuslular’ ya da ‘Pontuslu Rumlar’ diye anılan ve Rumcanın Romeika denilen bir diyalektini kullanan topluluğun, MÖ 4. yüzyıldan beri Karadeniz kıyılarında koloniler kuran Yunanlıların; bölgenin yerli halklarından olan Gürcülerin MS 4. yüzyılda Hıristiyanlaşmış kolları olan Tzanlar ile Lazların ve 1204 yılında Konstantinopolis’in 4. Haçlı Seferlerini takiben Latinlerin eline geçmesi üzerine Trabzon’a yerleşen Bizanslı soylu ailelerin karışımı olduğu sanılır. Bu gruplar bölgenin Osmanlı idaresine girdiği 1461 tarihinden sonra zorunlu göç ve zorunlu ya da gönüllü ihtida hareketlerine rağmen varlıklarını sürdürmüşlerdi. Nitekim 1914 Osmanlı Salnamelerine göre, Samsun’dan Rize’ye kadar uzanan bölgede yaklaşık 450 bin Ortodoks Rum (yani Pontuslu) yaşıyordu. Bazı yerlerde Rum nüfus oranı yüzde 50’ye kadar çıkıyordu. Ayrıca Rumca konuşan ancak Müslüman olan ve Arap alfabesi kullanan ‘Gizli Hıristiyanlar’ da vardı ki bunların sayısı hala bilinmiyor. Rum burjuvazisinin doğuşu 15. yüzyıldan 18. yüzyılın son çeyreğine kadar Karadeniz havzasında yapılan ticareti, Müslümanlar ellerinde tutmuştu. Ancak 1774 tarihli Küçük Kaynarca Anlaşması’yla Rusya, Avusturya, İngiltere ve Fransa’ya verilen ticari imtiyazlar Müslüman unsurların aleyhine bir durum ortaya çıkardı. Bu dönemde Rus Çarı’nın himaye ettiği Rumlar denizcilik ve tekne yapımında binlerce yıllık geleneğe sahip olmaları ve Batı dillerine yatkınlıkları ile uluslararası ilişkilerde Müslüman meslektaşlarına göre daha avantajlı konuma geçtiler. 1830’lardan itibaren Odessa ve Leipzig’de oturan Ermeni tüccarlarla İngilizlerin işbirliği ile açılan Trabzon-Tebriz hattı sayesinde iyice gelişen ekonomi, 1869’da Mısır’da Süveyş Kanalı’nın açılmasıyla Avrupa ile Basra Körfezi arasındaki yolu kısalması ve Rusların Avrupa-İran arasındaki ticareti kendi lehine çevirmek için Poti-Tiflis arasındaki demiryolunu tamamlaması gibi temel iki faktör yüzünden gerilemeye başladığında iş olanakları daralan ve kalifiye olmayan Müslümanlar köylerine dönerken, Rumlar (ve Ermeniler) bölgede kalmışlardı. Bunda, yabancı devletlerin gayrımüslimlerle iş yapma tercihleri kadar, gayrımüslimlerin okul programlarına yabancı dil ve ticaretle ilgili dersler koyarak bu tercihleri haklı çıkarmalarının da payı vardı. Böylece 19. yüzyılın sonuna gelindiğinde, Samsun-Trabzon hattında özellikle taşımacılık, bankacılık, sigortacılık ve ticaret artık Ermeni ve Rumların tekeline geçmişti. Bu durumun Müslüman-Türk kesimlerini rahatsız ettiğini tahmin etmek zor değil. Yunan Devleti ve Megali Idea Karadeniz bölgesindeki Rumların ‘ulusal’ uyanışı, hem bu burjuva sınıfının ortaya çıkışıyla hem de 1821’de Osmanlı İmparatorluğu’ ndan bağımsızlığını kazanan Yunan Devleti’yle ilintiliydi. 1832’de ulusal sınırları tanınan Yunanistan, o tarihlerde Yunan yarımadası ile Ege Denizi’ndeki Kiklad adalarını kapsıyordu. Yunanca konuşanların ağırlıkta olduğu Girit, Ege adaları, Epir, Teselya, Makedonya ve Trakya, Osmanlı İmparatorluğu sınırları içinde kalmıştı. 19. yüzyılın Yunanlı politikacılarının en büyük hayali bu toprakları Konstantinopolis (İstanbul) merkezli bir imparatorlukta toplamaktı. Bu bağlamda Yunan milliyetçilerinin “Küçük Asya” dedikleri Anadolu toprakları neredeyse Yunanistan’ın öteki yarısı idi. Çünkü Anadolu’da 1,7 milyon Yunan asıllı yaşarken, aynı dönemde Yunanistan nüfusu yaklaşık 2,6 milyon idi. Megali Idea adıyla anılan bu proje ileriki yıllarda da Yunan milliyetçiliğinin en başat akımlarından biri oldu. Bu projenin en büyük taraftarı 1910’lardan itibaren birkaç defa Yunanistan Başbakanı olacak olan liberal çizgideki Elefterios Venizelos’tu. Ancak Venizelos planlarını gerçekçi tutarak, Megali Idea’yı Samsun’dan öteye uzatmamıştı. Nitekim bu görüşün Anadolu’daki temsilcisi, Samsun bölgesinden sorumlu Amasya Metropoliti Germanos Karavangelis’ti. Bu gruba tarih yazımında “Birlikçiler” dendi. Buna bir anlamda muhalif olan bir diğer akım ise esas olarak kilise hiyerarşisi içinde kalıp Ortodoks Patriği’nin liderliği altında Bizans’ın yeniden ihyasını hedefliyordu. 1204’te Konstantinopolis’in Latinlerin eline geçmesinden sonra ortaya çıkan Trabzon Rum İmparatorluğu’ndan dolayı Batum’a kadarki bölge bu projenin kapsamına giriyordu. Başını İstanbul’da ikamet eden Rum Ortodoks Patriği III. Yuvakim’in çektiği bu görüşün Anadolu’daki uygulayıcısı Trabzon Metropoliti Hrisantos Filippidis idi. Bu gruba ise tarih yazımında “Bağımsızlıkçılar” deniyordu. Pontus milliyetçiliğinin doğuşu Hem Yunan Devleti’nin kuruluşu hem de Karadeniz bölgesinde bağımsız bir Rum burjuvazinin ortaya çıkışıyla ilintili olan Rum ‘ulusal’ uyanışı, başlangıçta, aynen Balkanlar’da, Kafkaslar’da ya da Ortadoğu’da olduğu gibi, esas olarak kültüreldi. Kültürel milliyetçiliğin siyasal milliyetçiliğe evrilişi, 1908’de II. Meşrutiyet’in İlanı’yla başladı 1912-1913 Balkan Savaşları ve 1914-1918 Birinci Dünya Savaşı sırasında zirveye çıktı. Balkan Savaşları’yla birlikte başlayan ve Anadolu köylüleri tarafından bir bütün olarak hiç de iyi karşılanmayan seferberlik, kilise ve okulların propagandası sonucu, kendi toplum önderleri tarafından kendilerine ‘kurtarıcı’ olarak sunulan yabancı ordulara karşı savaşmaları söz konusu olduğundan Pontuslular tarafından daha da kötü algılanmıştı. |
